TÜRKİYE NEDEN BU DURUMA GELDİ
Gün geçtikce artan intihar, kapkaç ve soygun olayları, insanlarımızın en basit konularda dahi fevri davranış sergilemeleri, siyaset sahnesinde Ülke problemlerini çözmeye yönelik uygulamalara eğilme yerine iktidar ve muhalefetin bir birlerini kırıcı, suçlayıcı tutum içinde olmaları, bıçaklı saldırıların ilköğretim okulları düzeyine kadar düşmüş olması ve uyuşturucu kullanımının orta öğretim sıralarına kadar inmesi Ülkemizde bir şeylerin yanlış gittiğinin birden fazla göstergelerini oluşturmaktadır.
Kanımca, bir an önce gerekli tedbirler alınmadığı takdirde çok geç kalınmış olunacaktır.
Türkiye böyle bir kaousun içine nasıl düştü? Bunun nedenlerini araştırmak, herhalde, alınacak önlemlerin neler olacağına ışık tutacaktır.
Cumhuriyetin kurulma çalışmaları ile birlikte Ülkeyi çağdaş medeniyetler düzeyine (dikkat edilirse batı medeniyetine denilmemektedir) çıkartmak için bir seri devrimlere girişilmiştir. Bu devrimlerin başında eğitim devrimi gelmektedir. Zira, eğitilmemiş bir toplumdan ulus yaratmak, cumhuriyet yönetiminin tamamlayıcısı olan demokrasiyi uygulamaya koymak çok zordur, hatta olanaksızdır. Eğitimi halkın gelişmesini sağlar düzeye getirmek için iki uygulama başlatılmıştır. Bunların birincisi tevhidi tedrisat dır. Burada amaç ülke insanını çağdaş medeniyet bilincine ulaştırabilecek eğitim programlarını ve ilkelerini tek elden bütün ülke çocuklarına ulaştırabilmektir. İkinci uygulama eğiticilerin maddi ve maneyi doyumunu sağlamak, onları toplum içinde saygın bir yere oturtmaktır. Kılık kıyafeti peşmürde, yarı aç yarı tok olan bir eğitimcinin eğiteceği çocuklara örnek olabilmesi olanaksızdır ve bu durumda olan bir öğretmenin toplum içinde saygın bir yer alması da beklenemez.
Ülkemizde eğitim ile ilgili bu felsefenin uygulanması çok partili siyasi rejime geçilesiye kadar başarılı bir biçimde sürdürülmüş ve olumlu sonuçlar alınmıştır. Toplumda öğretmen saygın yerini almış, eğitim kalitesindeki artış gözle görülecek düzeye gelmiştir.
Türkiyenin 2. Dünya savaşına girmemesine rağmen, büyük bir askeri gücü barındırmak zorunda kalması ve dünya ekonomik koşullarının kötüleşmesi sonucunda,bütün ülke insanlarının olduğu gibi eğiticilerin de maddi olanaklarının biraz zayıflamasına rağmen Atatürk döneminde verilen ivme 50li yılların ortalarına kadar devam ettirilebilmiştir. O yıllarda eğitim birliğinin bozulmaya başlaması ve demokrasi adı altında garip bir anlayışın Ülkeye hâkim olması eğitim kalitesinin düşmesine neden olmaya başlamıştır. Şöyleki, bir taraftan eğitim birliğini bozucu düzenlemelere gidilmesi diğer taraftan eğitim ve öğretim kalitesini düşürmede büyük rol oynayan sınıf geçme notunun düşürülmesi ve sık sık öğrenci affı çıkararak geçmez not alan öğrencilerin üst sınıfa geçmelerine olanak sağlanması, 60lı, 70li ve 80li yıllarda kendisini gösteren ekonomik ve siyasi istikrarsızlık çocuklarımızın kaliteli eğitim almalarının önüne çıkan önemli engelleri oluşturmuştur. Aşırı nüfus artışı, kırsal kesimde yaşayan halkın büyük şehirlere göç etmeleri, devlet gelirlerinin, gerek milli gelir artışının yetersizliği, gerek kayıt dışı ekonominin giderek büyümesi nedenine bağlı enflasyonist bir ekonomik ortamı yaratırken temel altyapı yatırımlarını yapacak kaynak bulunamaması eğitim için gerekli yatırımların askıya alınması sonucunu vermiştir. Doğu ve güney doğuda okul ve/veya öğretmen yetersizliğinden çocuklara okuma olanaları sağlanamamış, batı illerine olan göç nedeni ile kalabalıklaşan illerde okullar yetersiz kalarak kalabalık sınıflar yaratılmıştır.
Eğitimdeki bu olumsuz gelişmenin bir diğer etkeni olarak yıllarca süren kaliteli yurttaş yerine oy deposu yurttaş yetiştirme politikaları sonucunda oluşan aşırı nüfusu da saymak gerekir.
Ülkemiz 1950-1980 döneminde, bazı yıllaradaki ekonomik büyümelerin yüksekliğine rağmen genelde gerek toplam, gerek kişi başına milli gelirde Ülkeyi bir refah toplumu yapacak düzeyde ekonomik gelişmeyi sağlayamamıştır.
1980 den sonra uygulamaya konulan ekonomik önlemler, tüketimi ve dolayısı ile üretimi olumsuz etkileme sonucu vererek halkın büyük bölümünün fakirleşmesine neden olmuştur. Köşeyi dönme düşüncesinin kural haline dönüştüğü bu yıllarda çalışarak kazanma yerine kafayı çalıştırarak kazanma ve üretme yerine ithalata yönelme eğilimi ülke kaynaklarının kullanılamaz duruma düşmesi sonucunu vererek mutsuz işsizler sınıfını yaratmıştır. Bir tarafda çeşitli manüpülasyonlarla oturdukları yerde para kazanan ve bu paraları israf eder derecesinde harcayan bir mutlu azınlık diğer tarafda açlık sınırının altında veya biraz üzerinde yaşamaya çalışan ve mutlu azınlığın serüvenlerini televizyonlardan gıpta ile izleyen bir mutsuz çoğunluk olgusu gençlerimizi çalışarak bir yerlere gelinmeyeceği düşüncesi ile yoğurmuş, burnundan soluyan bir toplumun bireyleri haline dönüşen halkımız her fırsatta olay çıkartmaya endekslenmiştir.
İktisat Fakültesinde öğrenciliğim günlerinde (1951-1955), enlasyonun çok az hissedildiği günlerde, iktisat dersi hocamız Prof.Dr. Hazım Atıf Kuyucakın enflasyonu anlatırken söylediklerini, 1980den sonra Ülkemizde yaşanan ekonomik ve sosyal olaylar soyut bir teorik bilgi olmaktan çıkardı. Rahmetli Profesör Kuyucak enflasyonun gelir dağılımını bozan adaletsiz bir vergi olma yanında Ülkenin ahlakını bozan bir ekonomik fenomen olduğuna işaret etmişti. Ona göre önce iş ahlakı bozulur arkasından genel ahlakda çökme belirirdi. Bu ahlak bozukluğu enflasyon normal sınırlara indirildikten sonra da uzun yıllar devam eder giderdi. Türkiye olarak bu soyut bilimsel yaklaşımı somutlaştırmanın sevincini yaşıyor olmalıyız.
Ülkemizde, yazımıza başlarken çizdiğim tablo bir iki yıl içinde ortaya çıkan bir resim değildir. Eğitimsizliğin tetiklediği, demokrasiyi içine sindirememe ve anarşi ile karıştırma, iş başına getirilen politikacıların, halkın zaaflarından yararlanarak popülist uygulamalara girmeleri, kendi kişisel çıkarlarını ulusun çıkarlarının önüne koymaları, sonunda anarşinin kol gezdiği bir toplum yarattı.
Türkiyenin içinde bulunduğu bu olumsuzluğun ortadan kaldırılması kısa sürede olanaklı değildir. Ancak, Ülkeyi yönetenlerin ve daha sonra yönetmeye talip olacakların yapmaları gereken uzun süreli bir plan oluşturmak ve bunu derhal uygulamaya koymaktır. Sorun kültür ve eğitim zayıflığından kaynaklandığına göre, çağın gerçeklerine uygun ve çağdaş nesiller yetiştirmeyi sağlayacak bir eğitim seferberliğinin ana okulundan, hatta aileden başlayarak, yüksek öğretimi de içine alacak şekilde başlatılması gerekir. Bu, birinci derece öncelik taşıdığına inandığım seferlerliğin adil gelir dağılımını sağlayıcı, üretime öncelik veren, çalışmadan kazanma kapılarını kapayan ve refahı batısıyla doğusu ile tüm Ülkeye yayan ekonomi politikaları ile desteklenmesi gerekir. Sıcak para girişine bel bağlamış, finansal piyasaların yalancı getirilerini refah artırıcı gibi gören düşünce terk edilmediği sürece de Ülkenin düze çıkabileceği hayal edilmemelidir.
Hedefe ulaşmada birinci öncelik tüketimi kısarak enflasyonu düşürmek değil, bunun dışındaki çok önemli ekonomik ve sosyal etken ve değişkenleri ön plana çıkarmak olmalıdır.