TÜRKİYE NEDEN BU DURUMA  GELDİ

                                                      Prof.Dr.Cevat Sarıkamş

                              

 

           Gün geçtikce artan intihar, kapkaç ve soygun olayları, insanlarımızın en basit konularda dahi fevri davranış sergilemeleri, siyaset sahnesinde Ülke problemlerini çözmeye yönelik  uygulamalara eğilme yerine iktidar ve muhalefetin bir birlerini kırıcı, suçlayıcı  tutum içinde olmaları, bıçaklı saldırıların ilköğretim okulları düzeyine kadar düşmüş  olması ve uyuşturucu kullanımının orta öğretim sıralarına kadar inmesi Ülkemizde bir şeylerin yanlış gittiğinin birden fazla göstergelerini oluşturmaktadır.         

Kanımca, bir an önce gerekli tedbirler alınmadığı takdirde çok geç kalınmış olunacaktır.

           

            Türkiye böyle bir kaousun içine nasıl düştü?  Bunun nedenlerini araştırmak, herhalde, alınacak önlemlerin neler olacağına ışık tutacaktır.

           

            Cumhuriyetin kurulma çalışmaları ile birlikte Ülkeyi çağdaş medeniyetler düzeyine (dikkat edilirse batı medeniyetine denilmemektedir)  çıkartmak için bir seri devrimlere girişilmiştir. Bu devrimlerin başında eğitim devrimi gelmektedir. Zira, eğitilmemiş bir toplumdan ulus yaratmak, cumhuriyet yönetiminin tamamlayıcısı olan demokrasiyi uygulamaya koymak çok zordur, hatta olanaksızdır. Eğitimi halkın  gelişmesini sağlar düzeye getirmek için iki uygulama başlatılmıştır. Bunların birincisi “tevhidi tedrisat” dır. Burada amaç ülke insanını çağdaş medeniyet bilincine ulaştırabilecek eğitim programlarını ve ilkelerini tek elden bütün ülke çocuklarına ulaştırabilmektir. İkinci uygulama eğiticilerin maddi ve maneyi doyumunu sağlamak, onları toplum içinde saygın bir yere oturtmaktır. Kılık kıyafeti peşmürde, yarı aç yarı tok olan bir eğitimcinin eğiteceği çocuklara örnek olabilmesi olanaksızdır ve bu durumda olan bir öğretmenin toplum içinde saygın bir yer alması da beklenemez.

           

            Ülkemizde eğitim ile ilgili bu  felsefenin  uygulanması çok partili siyasi rejime geçilesiye kadar başarılı bir biçimde sürdürülmüş ve olumlu sonuçlar alınmıştır. Toplumda öğretmen saygın yerini almış, eğitim kalitesindeki artış gözle görülecek düzeye gelmiştir.

           

            Türkiyenin 2. Dünya savaşına girmemesine rağmen, büyük bir askeri gücü barındırmak zorunda kalması ve dünya ekonomik koşullarının kötüleşmesi sonucunda,bütün ülke insanlarının olduğu gibi eğiticilerin de maddi olanaklarının biraz zayıflamasına rağmen Atatürk döneminde verilen ivme 50’li yılların ortalarına kadar  devam ettirilebilmiştir. O yıllarda eğitim birliğinin bozulmaya başlaması ve demokrasi adı altında garip bir anlayışın Ülkeye hâkim  olması eğitim kalitesinin düşmesine neden olmaya başlamıştır. Şöyleki, bir taraftan eğitim birliğini bozucu düzenlemelere gidilmesi diğer taraftan eğitim ve öğretim kalitesini düşürmede büyük rol oynayan sınıf geçme notunun düşürülmesi ve sık sık öğrenci affı çıkararak geçmez not alan öğrencilerin üst sınıfa geçmelerine olanak sağlanması,  60’lı, 70’li ve 80’li yıllarda kendisini gösteren ekonomik ve siyasi istikrarsızlık  çocuklarımızın kaliteli eğitim almalarının önüne çıkan önemli engelleri oluşturmuştur. Aşırı nüfus artışı,  kırsal kesimde yaşayan halkın büyük şehirlere göç etmeleri, devlet gelirlerinin, gerek milli gelir artışının yetersizliği, gerek kayıt dışı ekonominin giderek büyümesi nedenine bağlı enflasyonist bir ekonomik ortamı yaratırken temel altyapı yatırımlarını yapacak kaynak bulunamaması eğitim için gerekli yatırımların askıya alınması sonucunu vermiştir.  Doğu ve güney doğuda okul ve/veya öğretmen yetersizliğinden çocuklara okuma olanaları sağlanamamış, batı illerine olan göç nedeni ile kalabalıklaşan  illerde okullar yetersiz kalarak kalabalık sınıflar yaratılmıştır.

           

            Eğitimdeki bu olumsuz gelişmenin bir diğer etkeni olarak yıllarca süren “kaliteli yurttaş” yerine “oy deposu yurttaş” yetiştirme politikaları sonucunda oluşan aşırı nüfusu da saymak gerekir.

           

            Ülkemiz 1950-1980 döneminde,  bazı yıllaradaki ekonomik büyümelerin yüksekliğine rağmen genelde gerek toplam, gerek kişi başına  milli gelirde Ülkeyi bir refah toplumu yapacak düzeyde ekonomik gelişmeyi sağlayamamıştır.

           

            1980 den sonra uygulamaya konulan ekonomik önlemler, tüketimi ve dolayısı ile üretimi olumsuz  etkileme sonucu vererek  halkın büyük bölümünün fakirleşmesine neden olmuştur.  “Köşeyi dönme”  düşüncesinin kural haline dönüştüğü bu yıllarda çalışarak kazanma yerine  “kafayı çalıştırarak” kazanma  ve üretme yerine  ithalata yönelme  eğilimi ülke kaynaklarının kullanılamaz duruma düşmesi sonucunu vererek  “mutsuz” işsizler  sınıfını yaratmıştır. Bir tarafda çeşitli manüpülasyonlarla  oturdukları yerde para kazanan ve bu paraları israf eder derecesinde harcayan bir “mutlu” azınlık diğer tarafda açlık sınırının altında veya biraz üzerinde yaşamaya çalışan  ve mutlu azınlığın serüvenlerini  televizyonlardan gıpta ile izleyen bir  “mutsuz” çoğunluk  olgusu gençlerimizi çalışarak bir yerlere gelinmeyeceği düşüncesi ile yoğurmuş, burnundan soluyan bir toplumun bireyleri haline dönüşen halkımız her fırsatta olay çıkartmaya endekslenmiştir.

           

            İktisat Fakültesinde öğrenciliğim günlerinde  (1951-1955), enlasyonun çok az hissedildiği günlerde,  iktisat dersi hocamız Prof.Dr. Hazım Atıf Kuyucak’ın enflasyonu anlatırken söylediklerini, 1980den sonra  Ülkemizde yaşanan ekonomik ve sosyal olaylar soyut bir teorik bilgi olmaktan çıkardı. Rahmetli Profesör Kuyucak enflasyonun gelir dağılımını bozan adaletsiz bir vergi olma yanında Ülkenin ahlakını bozan bir ekonomik fenomen olduğuna işaret etmişti. O’na göre önce iş ahlakı bozulur arkasından genel ahlakda çökme belirirdi.  Bu ahlak bozukluğu enflasyon normal sınırlara indirildikten sonra da uzun yıllar devam eder giderdi.  Türkiye olarak bu “soyut bilimsel yaklaşımı” somutlaştırmanın  sevincini yaşıyor olmalıyız.

           

            Ülkemizde, yazımıza başlarken çizdiğim tablo  bir iki yıl içinde ortaya çıkan bir resim değildir. Eğitimsizliğin tetiklediği, demokrasiyi içine sindirememe ve anarşi ile karıştırma,  iş başına getirilen politikacıların, halkın zaaflarından yararlanarak popülist  uygulamalara girmeleri, kendi kişisel çıkarlarını ulusun çıkarlarının önüne koymaları, sonunda anarşinin kol gezdiği bir toplum yarattı.

 

            Türkiyenin içinde bulunduğu bu olumsuzluğun ortadan kaldırılması kısa sürede olanaklı değildir. Ancak, Ülkeyi yönetenlerin ve daha sonra yönetmeye talip olacakların yapmaları gereken  uzun süreli bir plan oluşturmak ve bunu derhal uygulamaya koymaktır. Sorun  kültür ve eğitim zayıflığından kaynaklandığına göre, çağın gerçeklerine uygun ve çağdaş nesiller yetiştirmeyi sağlayacak bir eğitim seferberliğinin ana okulundan, hatta aileden başlayarak, yüksek öğretimi de içine alacak şekilde başlatılması gerekir.  Bu, birinci derece öncelik taşıdığına inandığım  seferlerliğin adil gelir dağılımını sağlayıcı, üretime öncelik veren, çalışmadan kazanma kapılarını kapayan ve refahı batısıyla doğusu ile tüm Ülkeye yayan ekonomi politikaları ile desteklenmesi gerekir.  Sıcak para girişine bel bağlamış, finansal piyasaların yalancı getirilerini refah artırıcı gibi gören düşünce terk edilmediği sürece de Ülkenin düze çıkabileceği hayal edilmemelidir.

 

            Hedefe ulaşmada birinci öncelik tüketimi kısarak enflasyonu düşürmek değil, bunun dışındaki çok önemli ekonomik ve sosyal etken ve değişkenleri ön plana çıkarmak olmalıdır.